Türkiye'de yıllardır siyaset sahnesinde farklı isimler, farklı partiler ve farklı sloganlar görüyoruz. Ancak perde arkasına baktığımızda değişmeyen bir gerçek karşımıza çıkıyor: İktidarlar değişiyor, düzen değişmiyor.
1950'li yıllardan itibaren "demokratikleşme", "özgürleşme" ve "kalkınma" söylemleriyle yürütülen süreç, zamanla Cumhuriyet'in kuruluş felsefesinden uzaklaşmasına neden oldu. Bugün gelinen noktada Türkiye'nin iki farklı siyasi kutup tarafından yönetildiği söyleniyor. Oysa gerçekte iki farklı burjuvazi anlayışının rekabet ettiği bir sistemle karşı karşıyayız.
Bir tarafta büyük sermayeyi temsil eden iktidar, diğer tarafta kendisini halkçı ve sosyal demokrat olarak tanımlayan ancak kapitalist düzenin sınırlarını aşamayan muhalefet bulunuyor. Biri büyük burjuvazinin, diğeri küçük burjuvazinin siyasal temsilcisi konumunda. Aralarındaki kavga sistemin özü üzerine değil, sistemin yönetimi üzerinedir.
Cumhuriyet Halk Partisi, Cumhuriyet'in ilk yıllarında milli burjuvazi yaratma hedefiyle ekonomik ve siyasal adımlar attı. Sonraki sağ iktidarlar ise kapitalizmin önündeki engelleri kaldırarak sermaye sınıfının büyümesini hızlandırdı. Her gelen hükümet, sermayeye yeni alanlar açtı. Sonuçta ortaya çıkan tablo, ülkenin emperyalist sistemle daha fazla bütünleşmesi ve ekonomik bağımlılığın derinleşmesi oldu.
Bugün ise AK Parti iktidarıyla birlikte sermaye düzeni en açık ve en görünür haline ulaşmıştır. Devletin ekonomik tercihleri, kamu kaynaklarının kullanımı ve siyasal kararların yönü incelendiğinde, emekçilerin değil sermayenin çıkarlarının ön planda tutulduğu görülmektedir.
Oysa Cumhuriyet denildiğinde akla sadece seçim sandığı gelmez. Cumhuriyet; eşit yurttaşlık, hukuk devleti, kuvvetler ayrılığı, liyakat ve sosyal adalet demektir. Emekçinin alın terinin korunduğu, vatandaşın hak arayabildiği, hukukun herkes için eşit işlediği bir düzen demektir.
Bir ülkede emek sömürüsü yaygınlaşmışsa, gelir dağılımı her geçen gün bozuluyorsa, gençler gelecek umudunu yitiriyorsa, adalet duygusu zedeleniyorsa ve siyasal güç tek elde toplanıyorsa, o ülkede Cumhuriyet'in ruhundan söz etmek giderek zorlaşır. Cumhuriyet sadece anayasa kitaplarında yazan bir kavram haline gelir.
Bugün yaşanan tartışma yalnızca bir iktidar-muhalefet tartışması değildir. Aynı zamanda Cumhuriyet'in hangi değerler üzerinde yükseleceği tartışmasıdır. Çünkü Cumhuriyet'i yaşatan şey binalar, makamlar veya törenler değil; özgürlük, hukuk, adalet ve halk egemenliğidir.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni sloganlar değil, Cumhuriyet'in kuruluş ilkelerine samimiyetle dönülmesidir. Aksi halde siyaset sahnesinde aktörler değişse bile, sermayenin kazandığı, halkın ise sürekli fedakârlık yaptığı bu düzen varlığını sürdürmeye devam edecektir.
Cumhuriyet'in adı kaldıysa, içini yeniden doldurmak da bu ülkenin vicdan sahibi insanlarının görevidir.
Eğer bugün adalet ve yaşananlar için ses çıkarmıyor, liyakati savunmuyor, emeğin hakkını aramıyorsak; yarın çocuklarımıza bırakacağımız şey güçlü bir Cumhuriyet değil, sadece onun hatırası olacaktır.
Bu yüzden Cumhuriyet'in adını mı yaşatacağız, yoksa ruhunu da mı?