Sabah gözümüzü açar açmaz başlayan telaş… Telefonun bildirim sesleri, yetişilmesi gereken işler, peş peşe tüketilen haberler ve bir türlü bitmeyen sorumluluklar. Sanki hayat, durmaya hiç izin vermeyen bir hızlı tren gibi ilerliyor. Peki, bu trenin içinde nereye yetişmeye çalışıyoruz? Daha da önemlisi, bu telaşın içinde kendimizden neler götürüyoruz?
Bir düşünün… En son ne zaman hiçbir yere yetişme kaygısı taşımadan oturdunuz? Bir fincan kahvenin tadını gerçekten çıkarabildiniz mi? Bir dostunuzla konuşurken telefonunuza bakmadan, zihniniz başka bir yerde olmadan onu dinleyebildiniz mi?
Bugün yoğun olmak neredeyse bir başarı ölçüsü hâline geldi. Birine “Nasılsın?” diye sorduğumuzda aldığımız cevap çoğu zaman aynı: “Yoğunum.”
Ancak yoğun olmak, her zaman verimli yaşadığımız anlamına gelmiyor. Sürekli bir şeylerle meşgul olmak, hayatı dolu dolu yaşamakla aynı şey değil. Bazen o kadar çok şeye yetişmeye çalışıyoruz ki aslında bizim için en değerli olan şeyleri gözden kaçırıyoruz.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırıyor, dünyayı avucumuzun içine getiriyor. Fakat bir yandan da dikkatimizi parçalıyor, bizi anın içinden çekip alıyor. Başkalarının hayatlarını ekranlardan izlerken kendi hayatımızın güzelliklerini fark etmeyi unutabiliyoruz.
Oysa hayat yalnızca yapılacaklar listesinden, bitirilmesi gereken işlerden ve ulaşılması gereken hedeflerden ibaret değil. Bazen bir yürüyüş, bazen içten bir sohbet, bazen de sessizce oturup düşünmek insana çok şey kazandırabilir.
Belki de ihtiyacımız olan şey daha hızlı koşmak değil, nereye koştuğumuzu yeniden düşünmektir.
Yavaşlamak, hayattan vazgeçmek değildir. Tam tersine, hayatın içinde gerçekten var olabilmektir. Her şeye yetişmek zorunda olmadığımızı, her bildirime cevap vermemiz gerekmediğini ve bazen kendimize zaman ayırmanın da bir ihtiyaç olduğunu kabul etmektir.
Çünkü zamanın kıymeti, onu ne kadar hızlı tükettiğimizle değil, içinde ne kadar anlamlı anlar biriktirdiğimizle ölçülür.
Belki bugün kendimize küçük bir iyilik yapabiliriz. Telefonu bir kenara bırakabilir, gökyüzüne bakabilir, sevdiklerimizle daha uzun bir sohbet edebiliriz. Hayatın bizden istediği tek şeyin sürekli koşmak olmadığını kendimize hatırlatabiliriz.
Unutmayalım: Hayat, yetişilecek bir yarış değil; farkına varılarak yaşanacak bir yolculuktur.
Peki, sizce de artık biraz yavaşlamanın ve hayatın gerçek güzelliklerini yeniden fark etmenin zamanı gelmedi mi?