TEKİN SÖNMEZ · 08.11.2026
“Türkiye Cumhuriyeti 103 yaşında. Bir asırlık Cumhuriyet'te, geçmişte bakanlık yapmış ve iktidar partisinin yönetiminde görev almış bir ismin, suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma suçlamasıyla tutuklanması, üzerinde ciddi şekilde durulması gereken bir gelişmedir.”
Türkiye Cumhuriyeti 103 yaşında. Bir asrı geride bırakmış bir ülkede, geçmişte bakanlık yapmış ve iktidar partisinin önemli görevlerinde bulunmuş bir ismin suç örgütüne üye olma suçlamasıyla tutuklanması sıradan bir adli gelişme olarak geçiştirilebilir mi?
Türkiye'de siyaset yeniden çok ciddi sorularla karşı karşıya.
Eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya'nın fon soruşturması kapsamında tutuklanması, yalnızca bir kişinin yargı sürecini değil, devlet yönetimini, siyasi sorumluluğu ve iktidar içerisindeki ilişkileri de tartışmaya açtı.
Üstelik söz konusu isim, geçmişte bakanlık koltuğunda oturmuş, iktidar partisinin yönetiminde görev almış bir siyasetçi. Bugün ise hakkında suç işlemek amacıyla kurulan örgüte üye olma ve Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçlamaları bulunuyor.
Elbette tutuklama kararı suçun kesinleştiği anlamına gelmez. Hukuk önünde herkes masumiyet karinesinden yararlanır. Ancak bu gerçek, kamuoyunun cevap beklediği soruları ortadan kaldırmaz.
ASIL SORU ŞU: İKTİDARIN İÇİNDE NELER YAŞANIYOR?
Bir dönem aynı siyasi çatı altında görev yapan, devletin en üst kademelerinde sorumluluk üstlenen isimlerin bugün böylesine ciddi bir soruşturmanın merkezinde bulunması ne anlama geliyor?
Bu olay, iktidar içerisinde bir hesaplaşmanın işareti mi? Geçmişten bugüne uzanan ilişkiler ağı mı ortaya çıkıyor? Yoksa yıllardır devletin farklı kurumlarında etkili olduğu tartışılan güç odaklarının birbirleriyle mücadelesine mi tanıklık ediyoruz?
Bunların hiçbirine bugün kesin cevap vermek mümkün değil. Fakat soruların sorulması için yeterince ciddi bir gelişmeyle karşı karşıyayız.
Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, devlet, siyaset, bürokrasi ve çıkar çevreleri arasındaki ilişkilerin nasıl büyük krizlere dönüşebildiğini defalarca gösterdi.
Susurluk olayı hâlâ hafızalarda. Devletin içine sızan yapılanmalar, siyaset-mafya ilişkileri ve karanlık bağlantılar yıllarca Türkiye'nin gündeminden düşmedi.
Bugün yaşananları geçmişteki olaylarla aynı kefeye koymak doğru olmayabilir. Ancak geçmişin tecrübelerinden ders çıkarmak da zorundayız.
DEVLETİN İÇİNDE KİMİN GÜCÜ VAR?
Türkiye'de yıllardır derin devlet tartışmaları yapılıyor. Seçilmişlerin dışında, devletin karar mekanizmalarını etkileyebilecek güç odaklarının bulunduğu iddiaları zaman zaman gündeme geliyor.
Peki, bugün yaşanan gelişmeler karşısında bu tartışmaları yeniden açmak gerekmiyor mu?
Bir ülkede siyasi sorumluluk üstlenmiş isimler, ekonomik ilişkiler ve kamuoyuna yansıyan iddialar nedeniyle yargının karşısına çıkıyorsa burada yalnızca kişilerin değil, sistemin de sorgulanması gerekir.
Kim kiminle bağlantılı? Hangi ilişkiler hangi kararları etkiliyor? Kamu gücü ile kişisel çıkar arasındaki sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor?
Bu soruların cevabı kapalı kapılar ardında değil, hukuk çerçevesinde ve kamuoyunun gözü önünde verilmelidir.
103 YILLIK CUMHURİYETTE HESAP VERMEK KİMSEYE AĞIR GELMEMELİ!
Türkiye Cumhuriyeti, kişilerin ve siyasi kadroların üzerinde bir devlettir. Hiçbir makam, hiçbir siyasi kimlik ve hiçbir güç odağı hukukun üzerinde değildir.
Bugün iktidarda olanlar da geçmişte iktidarda olanlar da aynı hukuk düzenine tabidir. Bir dönem bakanlık yapmış olmak kimseye dokunulmazlık sağlamadığı gibi, siyasi kimliği nedeniyle kimse peşinen suçlu ilan edilemez.
Ancak bir gerçek var: Devlet yönetiminde bulunmuş kişilerin karıştığı iddialar, sıradan bir vatandaşın karşılaştığı iddialardan daha fazla kamuoyu ilgisi doğurur. Çünkü burada yalnızca kişisel sorumluluk değil, kamu görevinden kaynaklanan güven de söz konusudur.
Türkiye'nin ihtiyacı siyasi hesaplaşmalar, gizli güç mücadeleleri ve birbirini suçlayan açıklamalar değil; gerçeklerin bütün açıklığıyla ortaya çıkarılmasıdır.
Eğer ortada bir suç varsa kim olursa olsun hesabını vermelidir. Eğer ortada siyasi bir hesaplaşma varsa bunun da belgeleriyle ortaya konulması gerekir.
Çünkü Türkiye'yi yönetenler, Türkiye'nin sahibi değildir. Devlet kimsenin şahsi mülkü, iktidar da kimsenin dokunulmazlık zırhı değildir.
Şimdi kamuoyu haklı olarak soruyor:
Dün aynı siyasi kadrolarda görev yapanlar bugün neden yargının karşısında? Bu soruşturma yalnızca bireysel sorumluluklarla mı sınırlı kalacak, yoksa Türkiye'nin yıllardır tartıştığı güç ve çıkar ilişkilerinin tamamı aydınlatılabilecek mi?
Bir asırlık Cumhuriyet'te artık bu soruların cevabı verilmelidir.
Türkiye'yi kim yönetiyor, kimler yönlendirmeye çalışıyor ve en önemlisi, kim hesap veriyor?