Ekonomi büyüyor deniyor… Ama bu büyümeden pay alan kim? Vatandaşın hissetmediği büyüme, gerçekten büyüme midir?
Değerli okurlar,
Ekonomiye ilişkin açıklanan veriler, Türkiye’nin büyüdüğünü söylüyor. 2025 yılında ülkenin milli geliri 1 500 milyar dolar. 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 1,500 Milyar dolarlık bir Gayri Safi Yurt İçi Hasıla’dan söz ediliyor. Kâğıt üzerinde güçlü bir ekonomi tablosu çiziliyor.
Ancak asıl mesele, bu büyüklüğün nasıl paylaşıldığıdır.
Verilere bakıldığında, toplam gelirin yarısının nüfusun yalnızca yüzde 17’lik kesimi tarafından paylaşıldığı görülüyor. Bu kesimde kişi başına düşen gelir 37 bin dolar seviyesinde. Geriye kalan yüzde 83’lük büyük çoğunluk ise diğer yarıyı paylaşmak zorunda kalıyor. Bu grupta kişi başına düşen gelir 10 bin dolar civarında. Dahası, milyonlarca insanın bu ortalamanın da altında gelirle yaşam mücadelesi verdiği biliniyor.
Bu tablo bize açık bir gerçeği gösteriyor:
Ekonomik büyüme var, ancak adil bir paylaşım yok.
Bir ülkenin kalkınması sadece rakamlarla ölçülemez. Önemli olan, o büyümenin toplumun tüm kesimlerine ne ölçüde yansıdığıdır. Eğer geniş kitleler geçim sıkıntısı çekiyorsa, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa, açıklanan büyüme oranlarının günlük hayatta bir karşılığı kalmaz.
Bu noktada üretim meselesi kritik bir yere oturuyor.
Türkiye, geçmişte tarımda güçlü bir ülke olarak anılırken bugün üretim gücünde ciddi bir gerileme yaşıyor. 1980’li yıllarda tarımın milli gelir içindeki payı yüzde 26 seviyelerindeyken, sonraki yıllarda bu oran yüzde 8’lere kadar düşmüş durumda. Tarımdaki istihdam da benzer şekilde gerilemiştir.
Üretimin zayıfladığı bir ekonomide, tüketim ön plana çıkar. Ancak üretmeden tüketmek, sürdürülebilir bir model değildir.
En büyük yükü ise yine üretici kesim taşımaktadır.
Çiftçiler, üretim yapabilmek için finansmana ihtiyaç duyuyor. Ancak mevcut sistemde bu finansmana erişim çoğu zaman maliyetli hale geliyor. Destek amacıyla kurulan yapıların zaman içinde farklı işleyişlere evrilmesi, üreticinin üzerindeki yükü artırabiliyor. Bu durum, özellikle küçük üreticilerin üretimden çekilmesine kadar varan sonuçlar doğuruyor.
Bugün birçok üreticinin karşı karşıya kaldığı tablo nettir:
Artan maliyetler, azalan kazanç ve büyüyen borç yükü.
Bu şartlar altında üretimin devamlılığını sağlamak her geçen gün daha da zorlaşmaktadır.
Ekonomide sağlıklı bir yapıdan söz edebilmek için, üretimin güçlendirilmesi ve elde edilen gelirin daha dengeli paylaşılması gerekir. Aksi halde büyüme rakamları toplumun geniş kesimleri için bir anlam ifade etmez.
Toplumsal refah, sadece belirli bir kesimin değil, tüm vatandaşların yaşam kalitesinin artmasıyla mümkündür.
Bugün ihtiyaç duyulan şey; üretimi önceleyen, emeği koruyan ve gelir dağılımında adaleti gözeten bir ekonomik yaklaşımdır.
Çünkü gerçek kalkınma, herkesin pay aldığı kalkınmadır.