Dünya ekonomisi artık yalnızca üretim üzerinden yürümüyor. Giderek daha fazla insanın emeğini, zamanını ve yaşamını tüketen bir düzene dönüşüyor. Fabrika bacalarından yükselen dumanın yerini, insanın alın terinden beslenen bir sistem alıyor.
Dün sömürüye kılıf aranırdı. “Kalkınma”, “serbest piyasa” ve “küreselleşme” denilirdi. Bugün ise bu kavramların arkasına saklanma ihtiyacı bile duyulmuyor. Ucuz emek, esnek çalışma ve fedakârlık isteniyor. Ancak fedakârlığın adresi hiç değişmiyor: İşçi, emekçi, çiftçi, emekli ve yoksul.
Fedakârlık hep alttakilerden beklenirken, kazanç neden hep yukarıdakilerin hanesine yazılıyor?
Türkiye, bu küresel düzenin en ağır sonuçlarını yaşayan ülkelerden biri hâline geldi. Üstelik mesele yalnızca küresel kapitalizmden ibaret değil. Ülkenin emeğini, doğal kaynaklarını ve kamu varlıklarını dar çıkar çevrelerinin kazancına dönüştüren bir anlayış da bu düzeni besliyor.
Yıllardır değişmeyen bir formül var.
Emek ucuzlatılıyor.
Asgari ücret, temel ihtiyaçlar karşısında yetersiz kalıyor. Kıdem tazminatı tartışmaların odağına yerleşiyor. Sendikal haklar baskı altında kalabiliyor. Gençlere iş beğenmedikleri söyleniyor; oysa mesele çoğu zaman iş beğenmemek değil, insanca yaşayabilecek bir ücretle çalışabilmek.
Doğa ve kamu varlıkları rantın konusu hâline getiriliyor.
Ormanlar maden sahalarına, dereler enerji projelerine, kıyılar turizm yatırımlarına açılıyor. Elbette üretim, enerji ve yatırım gerekli. Ancak asıl soru şu: Bu yatırımlar kimin yararına yapılıyor? Bedelini doğa ve toplum öderken kazancını sınırlı bir kesim elde ediyorsa burada kamu yararından söz etmek ne kadar mümkün?
Borç, hayatın olağan bir parçası gibi sunuluyor.
Vatandaş kredi kartıyla ay sonunu getirmeye çalışıyor. Maaşlar daha ele geçmeden kiraya, faturaya ve borç taksitlerine gidiyor. İnsanlar çalıştıkları hâlde geçinemiyor; geçinebilmek için yeniden borçlanıyor. Sonra bu tablo, bireysel tercihlerle açıklanmaya çalışılıyor.
Oysa herkesin borçlu olduğu bir düzende, herkesin aynı ölçüde sorumlu olduğunu söylemek kolaycılıktır. Borcun neden bu kadar yaygınlaştığını, ücretlerin neden temel ihtiyaçlara yetişemediğini ve kazancın kimlerin elinde toplandığını da konuşmak gerekir.
Bir de bütün bunların toplum tarafından kabullenilmesini sağlayan bir anlayış var.
Ekranlarda lüks hayatlar, dizilerde görkemli yalılar, gündelik yaşamda sürekli tüketme çağrısı… Bir yanda geçim derdiyle boğuşan milyonlar, diğer yanda zenginliğin başarı ölçüsü olarak sunulduğu bir dünya.
Yoksulluk sıradanlaştırılıyor, zenginlik ise çoğu zaman sorgulanmadan kutsanıyor. Ardından şu düşünce insanların zihnine yerleştiriliyor: Herkes kendi kaderini yaşar.
Peki, gerçekten öyle mi?
Bir insanın bütün hayatı boyunca çalışmasına rağmen ev sahibi olamaması kendi kaderi midir? Bir çiftçinin üretim maliyetleri altında ezilmesi kişisel başarısızlığı mıdır? Üniversite diploması alan bir gencin iş bulamaması, yalnızca onun sorunu mudur?
Bireysel çabanın elbette önemi var. Ancak bireysel çaba, adaletsiz bir düzenin bütün sorumluluğunu insanların omuzlarına yüklemek için kullanılamaz.
Peki, bu düzen nereye kadar dayanabilir?
Bir işçi uzun saatler çalıştığı hâlde evine yeterli ekmek götüremiyorsa, çiftçi mazot ve gübre maliyetleri nedeniyle üretim yapmakta zorlanıyorsa, üniversite mezunu genç geleceğini kuramıyorsa, emekli pazarın sonunda kalan ürünlere yöneliyorsa burada yalnızca ekonomik göstergeleri tartışamayız. Burada insanların yaşam koşullarını ve geleceğe duyduğu güveni de sorgulamak zorundayız.
Çünkü insan, yaşadığı ekonomik gerçeği her zaman istatistiklerden önce kendi hayatında hisseder.
Kirası maaşını geçtiğinde anlar.
Çocuğunun ihtiyacını karşılayamadığında anlar.
Ayın sonunu getirmek için borçlandığında anlar.
Çalıştığı hâlde yoksullaştığını gördüğünde anlar.
Bugün dünyanın farklı ülkelerinde de benzer sorular yükseliyor: Üretim artarken insanlar neden geçim sıkıntısı çekiyor? Teknoloji ilerlerken neden çalışma hayatı herkes için daha güvenceli hâle gelmiyor? Ekonomik büyümenin sonuçları neden toplumun bütün kesimlerine eşit biçimde yansımıyor?
Bu soruların çoğalması, mevcut ekonomik anlayışın sorgulandığını gösteriyor. Ancak sorgulamanın kendiliğinden bir değişim yaratacağını düşünmek de doğru olmaz. Değişim; örgütlü emek, demokratik katılım, adil politikalar ve toplumun ortak iradesiyle mümkün olabilir.
Türkiye'nin önündeki asıl mesele de budur.
Betonla, borçla ve doğal kaynakların sınırsızca tüketilmesiyle büyüme sağlanabilir. Fakat insanların refahı artmıyor, gelir dağılımı düzelmiyor ve gelecek umudu güçlenmiyorsa bu büyümenin kime hizmet ettiği mutlaka sorulmalıdır.
Hiçbir ekonomik düzenin sonsuza kadar değişmeden kalacağı söylenemez. Ancak bir düzenin ömrünü yalnızca insanların sabrına bağlamak da yeterli değildir. Onu değiştirecek olan, sorunları görmenin ötesine geçip çözüm için ortak irade ortaya koyabilmektir.
Çünkü insanlara yıllarca “Başka yolu yok” denilebilir. Yoksulluk kaçınılmaz, güvencesizlik zorunlu, fedakârlık ise sürekliymiş gibi anlatılabilir.
Ama hiçbir ekonomik model, insanın insanca yaşama hakkından daha değerli değildir.
Sömürünün son kullanma tarihi ne zaman gelir?
Belki de bunun cevabı, insanların ne zaman yoksulluğa alışmayı reddedeceğinde; emeğinin karşılığını, doğanın korunmasını ve adil bir yaşamı vazgeçilmez bir hak olarak görmeye başlayacağındadır.
Çünkü bir düzenin en büyük gücü, insanların onun değişmeyeceğine inanmasıdır.
En büyük kırılma ise insanların bu inancı sorgulamaya başlamasıdır.
Ve unutmayalım: Bir düzen, insanı yaşatmak yerine tüketmeye başladığında, artık yalnızca ekonomisi değil, meşruiyeti de sorgulanmalıdır.