Hayatta bazı insanlar vardır; yanımızdayken değerlerini fark etmeyiz. Bir gün yardıma ihtiyaç duyduklarında ise çeşitli bahaneler bulur, “Şimdi olmaz.” der, onlardan uzaklaşırız. Fakat aynı insanı kaybettiğimizde, arkasından en güzel sözleri söylemeye başlarız.
Oysa ölünün ardından dökülen gözyaşı, yaşarken uzatılmayan bir elin yerini tutmaz.
Bir insanın acısını paylaşmak için cenazesini beklemeyin.
Bir gönlü almak için mezar taşına ihtiyaç duymayın.
Bir “Nasılsın?” demek için ölüm haberini beklemeyin.
Bir el uzatmak için onun yere düşmesini beklemeyin.
Çünkü hayat, pişmanlıkları telafi etmek için her zaman ikinci bir fırsat vermez.
İnsanların değerini, onları kaybettikten sonra değil; henüz yanımızdayken bilelim. Zor gününde yanında olun, düştüğünde kaldırın, yalnız kaldığında elinden tutun. Çünkü bazen bir insanın ihtiyacı olan tek şey, “Ben buradayım, yalnız değilsin.” diyen bir sestir.
Unutmayın; cenazede ağlamak kolaydır, asıl mesele insan yaşarken onun yarasına merhem olabilmektir.
Bugün hâlâ arayabileceğiniz, hâlâ kapısını çalabileceğiniz, hâlâ elini tutabileceğiniz insanlar varsa bunu ertelemeyin.
Çünkü bazı pişmanlıkların geri dönüşü, bazı özürlerin karşılığı, bazı gözyaşlarının da tesellisi yoktur.
İnsanları öldüklerinde değil, yaşarken sevin.
Yaşarken sahip çıkın, yaşarken kıymet bilin.
Çünkü gerçek vefa, mezarın başında değil; hayatın içinde gösterilir.
Yılan ile Tavuğun Hikâyesi
Yılan tavuğu ısırdı ve tüm vücudunu saran zehirle, yaralı hâlde tavuk kümesine sığındı.
Ancak diğer tavuklar, zehrin yayılmasından korktukları için onu dışarı atmayı tercih ettiler.
Topallıyordu, kalbi kırılmıştı. Tavuk ağladı. Onu en çok yaralayan şey ısırılması değil, en çok ihtiyaç duyduğu anda terk edilmesi ve hor görülmesiydi.
Ve böylece gitti...
Ateş onu tüketiyor, acı içinde bacağını sürüklüyor, ayazlı gecelere maruz kalıyordu.
Her adımda bir gözyaşı döktü.
Kümesten diğerleri onun uzaklaşmasını izlediler. Onun ufukta yavaş yavaş kaybolduğunu gördüler. Birkaçı fısıldadı:
“Bırakın, gitsin... Bizden uzakta ölecek.”
Ve zavallı tavuğun silueti enginliğin içinde kaybolunca herkes onun artık yakınlarda olmadığına ikna oldu.
Bazıları gökyüzüne bile bakıyor, ilk akbabaların dönmesini bekliyordu.
Zaman geçti.
Çok daha sonra bir sinek kuşu tavuk kümesine geldi ve duyurdu:
“Kız kardeşiniz yaşıyor! Buradan uzakta bir mağaraya sığınmış.”
Kurtulmuştu ama zehir nedeniyle bir bacağını kaybetmişti. Yiyecek bulmak için mücadele ediyor ve yardıma ihtiyacı vardı.
“Gidemem, yumurtalarımı örtmem lazım.”
“Yapamam, mısır arıyorum.”
“Yapamam, piliçlerime bakıyorum.”
Yani teker teker gitmeyi reddettiler.
Sinek kuşu, kalbi buruk bir şekilde mağaraya tek başına döndü.
Zaman yine geçti.
Bir gün sinek kuşu geri döndü. Bu sefer acı bir haber getirdi:
“Kız kardeşiniz öldü... Mağarada tek başına öldü... Ona eşlik eden, mezarı başında ağlayan kimse yoktu.”
Tavuk kümesine büyük bir ağırlık çöktü. Derin bir inleme yükseldi.
Yumurtadan çıkanlar yumurtalarını terk etti.
Mısır arayanlar tahıllarını düşürdü.
Pişmanlık, zehirden daha zalimce ısırır.
“Neden daha önce gitmedik?” dediler.
Ve uzaklık ile yorgunluğu düşünmeden, gözyaşları ve ağıtlar içinde mağaraya doğru koştular.
Ama geldiklerinde tavuğu bulamadılar.
Sadece bir mektup vardı:
“Hayatta birçok kez insanlar yaşarken sana yardım etmek için karşıdan karşıya bile geçmezler, ama öldüğünde seni gömmek için dünyayı geçerler.”
Ve cenazelerde dökülen gözyaşlarının çoğu acı gözyaşları değil, vicdan azabı ve pişmanlık gözyaşlarıdır.
İşte bu yüzden insanlara yaşarken sahip çıkın.
Yaşarken sevin, yaşarken kıymet bilin.
Çünkü bazı insanlar öldükten sonra değil, henüz yanımızdayken ihtiyaç duyar bize.
Gerçek vefa, cenazenin başında değil; insanın zor gününde yanında olmaktır.