Türkiye’nin Dengesi 1950’li Yıllarda Başladı
Türkiye’de tarikat ve cemaat tartışması bugün ortaya çıkmış bir mesele değil. Ancak son yıllarda yaşananlar, toplumun önemli bir bölümüne şu soruyu yeniden sorduruyor: Bu yapılar nasıl bu kadar güçlendi ve kimlerin desteğiyle büyüdü?
Süleymancıların, tarikatların ve cemaatlerin varlığını bugün yeni keşfetmiş gibi davranmanın hiçbir anlamı yok. Bu yapılar dün de vardı, bugün de var. Asıl tartışılması gereken, hangi dönemlerde devletle ilişkilerinin güçlendiği, kamu imkânlarından nasıl yararlandıkları ve zaman içerisinde ekonomik ve siyasi bir güce nasıl dönüştükleridir.
Türkiye’de bu tartışmanın önemli dönemeçlerinden biri hiç kuşkusuz 1950’li yıllardır. Adnan Menderes döneminden itibaren dinî hassasiyetlerin siyasette daha görünür hale gelmesiyle birlikte, çeşitli dinî yapılanmaların kamusal alandaki etkisinin de arttığı yönünde güçlü bir tarihsel tartışma bulunmaktadır.
Burada mesele insanların inançları değildir.
Mesele, inancın siyasetin aracı haline getirilmesidir.
Mesele, insanların Allah’a olan inancı değil; o inancın bazı gruplar tarafından ekonomik, sosyal ve siyasi nüfuz elde etmek için kullanılabilmesidir.
Çünkü inanç başka şeydir, örgütlü güç başka şey.
Bir insanın ibadet etmesi, dinini yaşaması, manevi dünyasını geliştirmesi elbette kendi özgür alanıdır. Buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat bir yapı, dinî söylem üzerinden ekonomik güç oluşturuyor, ardından bu ekonomik gücü siyasi nüfuza çeviriyor ve nihayetinde devlet mekanizmaları üzerinde etkili olmaya çalışıyorsa artık tartışmamız gereken konu din değil, güç ilişkileridir.
DEVLET KAPISINI KİM AÇTI?
Asıl sorulması gereken soru budur:
Tarikatlar ve cemaatler kendi başlarına mı bu kadar güçlendi?
Elbette hayır.
Devletin kapıları açılmadan, siyasi iktidarlarla ilişkiler kurulmadan, kamu kaynaklarına ve bürokratik yapılara erişim sağlanmadan hiçbir örgütlü yapı bu ölçekte bir güce kolay kolay ulaşamaz.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihinde farklı dönemlerde farklı dinî gruplarla kurulan ilişkiler bunun tartışılması gereken en önemli başlıklarından biridir.
İktidarların hesabı çoğu zaman basittir:
“Bize destek ol, biz de sana alan açalım.”
İşte tehlike tam burada başlıyor.
Siyaset, dini kendi iktidarını tahkim etmek için kullanırsa; dinî yapılanmalar da siyaseti kendi güç alanlarını genişletmek için kullanmaya başlar.
Sonuç?
Devletin sınırları ile cemaatlerin sınırları birbirine karışır.
Devlet, bütün vatandaşların devleti olmaktan uzaklaşarak belirli grupların taleplerine açık hale gelirse, orada sadece siyasi bir problem değil, ciddi bir devlet yönetimi problemi ortaya çıkar.
MESELE SADECE SÜLEYMANCILAR DEĞİL
Bugün birilerini hedef gösterip bütün tartışmayı tek bir cemaat üzerinden yürütmek kolaycılıktır.
Süleymancılar, Nurcu gruplar, farklı tarikatlar, cemaatler, vakıflar ve çeşitli dinî yapılanmalar...
İsimler değişebilir.
Yöntemler değişebilir.
Ancak değişmeyen bir gerçek vardır:
Ekonomik güç, zaman içerisinde siyasi güce dönüşebilir.
Bu sadece Türkiye'ye özgü bir durum da değildir. Tarihin farklı dönemlerinde farklı din ve toplumlarda benzer yapılanmalar ortaya çıkmıştır. Çünkü insanın inancı kadar, insan topluluklarını organize edebilme gücü de önemlidir.
Bir grup insanı aynı düşünce etrafında toplarsınız.
Sonra eğitim kurumları kurarsınız.
Yurtlar açarsınız.
Vakıflar oluşturursunuz.
Ekonomik kaynaklar elde edersiniz.
Medya ve iletişim kanalları oluşturursunuz.
Siyasetçilerle ilişkiler kurarsınız.
Bürokraside tanıdıklarınız oluşur.
Derken bir bakarsınız ki başlangıçta yalnızca “manevi bir topluluk” olarak görülen yapı, toplum üzerinde ciddi bir nüfuza ulaşmış.
İşte sorgulanması gereken nokta budur.
DİN ŞAPKASI HER ŞEYİ ÖRTMEMELİ
“İslam” kelimesinin önüne geçtiği zaman her yapılanın sorgulanamaz hale gelmesi, Türkiye'nin en tehlikeli alışkanlıklarından biridir.
Bir eleştiri getiriyorsunuz:
“Dine saldırıyor.”
Bir yolsuzluk iddiasını gündeme getiriyorsunuz:
“İslam düşmanlığı yapıyor.”
Bir cemaatin devlet içindeki etkisini sorguluyorsunuz:
“Dindarlara karşı.”
Hayır!
Din eleştiriden muaf değildir; hiçbir kurum da dinî kimliğinin arkasına saklanarak hesap vermekten kurtulmamalıdır.
Devletin parası söz konusuysa hesap sorulur.
Kamu görevi söz konusuysa liyakat aranır.
Devlet kadrosu söz konusuysa hukuk ve ehliyet esas alınır.
Eğitim söz konusuysa çocukların ve gençlerin geleceği hiçbir grubun çıkarına teslim edilemez.
Devlet, tarikatların veya cemaatlerin devleti değildir.
Devlet, milletin devletidir.
ASIL SORU: BU GÜCÜN KAYNAĞI NEDİR?
Tarikat ve cemaatleri sadece “dinî gruplar” olarak değerlendirmek meseleyi eksik bırakır.
Asıl soru şudur:
Bu yapıların ekonomik gücü nereden geliyor?
Bu gücü nasıl siyasi nüfuza dönüştürüyorlar?
Devletin hangi kapıları bu yapılara açılıyor?
Kamu kaynaklarından kimler, hangi şartlarla yararlanıyor?
Bürokraside ve siyasette kimlerle hangi ilişkiler kuruluyor?
Ve en önemlisi:
Devlet, kendi kurumlarının dışında paralel güç merkezlerinin oluşmasına neden izin veriyor?
Bu sorular sorulmadan yapılacak her tartışma yüzeysel kalacaktır.
Türkiye'nin ihtiyacı, din ile kavga etmek değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, din adına güç devşiren yapılarla devlet arasındaki sınırı net biçimde çizmek ve kamu yönetimini liyakat, hukuk ve şeffaflık temelinde yeniden güçlendirmektir.
Çünkü mesele camiye giden insan değildir.
Mesele başörtüsü değildir.
Mesele ibadet değildir.
Mesele, dini siyasetin ve çıkarın kalkanı haline getirmektir.
ARTIK UYANMANIN ZAMANI
Türkiye'de yıllardır aynı döngüyü izliyoruz.
Bir siyasi iktidar geliyor, bir gruba yakınlaşıyor.
Devlet imkânlarından yararlanan yapı güçleniyor.
Sonra siyasi dengeler değişiyor.
Dün devletin yanında görünen yapı, bugün devlet için tehdit olarak tanımlanabiliyor.
Bu kısır döngünün kazananı millet değildir.
Kazanan, devletin zayıflığından faydalanarak güçlenen yapılardır.
Artık şu gerçeği kabul etmek zorundayız:
Devlet, hiçbir tarikatın, cemaatin, vakfın, derneğin veya başka bir örgütlü yapının arka bahçesi olamaz.
İktidarlar gelip geçer.
Partiler değişir.
Liderler değişir.
Ama devlet kalır.
Bu nedenle devletin gücü, herhangi bir cemaatin gücüyle ölçülmemelidir.
Devletin gücü; hukukunun üstünlüğü, kurumlarının bağımsızlığı, liyakatli kadroları ve vatandaşına eşit mesafede durmasıyla ölçülmelidir.
1950'lerden bugüne uzanan tartışmanın özü de aslında budur:
Türkiye'yi kim yönetecek?
Sandıkla seçilmiş meşru iktidarlar mı?
Yoksa iktidarların etrafında büyüyen görünür veya görünmez güç odakları mı?
Bu sorunun cevabı açık olmalıdır:
Türkiye'yi tarikatlar, cemaatler veya herhangi bir çıkar grubu değil; hukuk, demokrasi ve millet iradesi yönetmelidir.
Çünkü din kutsaldır.
Ama dini kullanarak güç devşirmek siyasetin ve toplumun sorgulaması gereken bir meseledir.
Ve artık bu soruyu sormaktan kimse korkmamalıdır.