Nazmi METİN · 01.10.2026
Siyasette en zor şeylerden biri, insanın kendi hırsıyla toplumun beklentisi arasında ki farkı görebilmesidir. Çünkü siyaset kişisel hesapların, koltuk mücadelelerinin, “Ben olmazsam olmaz” anlayışının veya birilerinin kendisini sürekli öne çıkarma arzusunun tatmin etme alanı değildir. Siyaset; ülkenin sorunlarını görebilme çözüm üretebilme ve o çözümleri hayata geçirecek kadroları oluşturabilme işidir.
Hele ki iktidar iddiasıyla (kesinlikle böyle bir şey olmayacak) yola çıkan yeni bir siyasi yapı söz konusuysa, bunun çok daha fazla önem taşıması gerekir. 27 Eylül’de Yeni Parti’nin teşkilatlarında yapılan ön seçimler üzerinden tam da bu nedenle bir tartışma yürütmek gerekiyor. Çünkü ortada ilginç bir tablo var. Partinin açıkladığı örgütlenme modelinde ilçe ve il başkanları ile genel başkanın üyeler tarafından doğrudan seçileceği belirtiliyor. Bu kağıt üzerinde oldukça güçlü bir demokratik iddia. Fakat demokrasinin yalnızca sandığın kurulmasından ibaret olmadığını da hatırlamak gerekiyor.
Sandık kurmak başka, seçim yapmak başka şeydir. Bir sandıkta yalnızca bir isim varsa, seçmenin yaptığı şey aslında iki veya daha fazla alternatif arasında tercih yapmak değildir. Üyenin önüne tek isim koyup “Haydi Seç” demek, biçimsel olarak bir oylama olabilir. Ama demokratik rekabetin özü seçeneklerin bulunmasıdır. Burada mesele tek adayın başarılı olup olmaması değildir. Mesele çok daha temel: Üyenin gerçekten bir tercihi var mı? Oyların yüzde seksen üç”ünü almanın çokta bir anlamı yok.
Ön seçim nedir? Ön seçim, üyelerin adaylar arasında tercih yapabilmesi demektir. Bir aday çıkar. İkinci aday çıkar. Üçüncü aday çıkar. (Şimdi çıkmadı, önümüzde ki yıllarda mutlaka çıkacaktır) üyeler bu isimleri değerlendirir. Kim daha fazla oy alırsa o kazanır. İşte burada demokratik rekabet vardır. Ama süreç önce birilerinin ilçe veya il başkanını belirlemesi, ardından sandık kurulması ve üyelerin önüne tek ismin getirilmesi biçimine dönüşürse, ortada tartışılması gereken bir demokratik temsil meselesi vardır. Çünkü üyeye sadece onay makamı rolü verilmemelidir. Parti üyeleri kimsenin noter makamı değildir. Üyelerden beklenen yalnızca belirlenmiş bir isme oy vermek değil, kendi yöneticilerini özgür iradeleriyle seçebilmektir.
Siyasette herkes kazanmak ister. Bu çok normaldir. Ama siyasetçinin asıl karakteri, kaybetme ihtimali ortaya çıktığında belli olur. Kaybedeceği açık olan bir yarışa neden girsin? İşte burada kişisel hırs devreye girebilir. “Ben mutlaka başkan olmalıyım. Ben olmazsam bu parti yürümez. Bu koltuk benim hakkım” Bu anlayışların hiçbirisi siyasetin toplum yararına yapılmasını sağlamaz. Tam tersine, siyaseti kişiselleştirir . Siyaset kişiselleştikçe de parti küçülür. Oysa siyasi partiler kişilerin değil, fikirlerin ve programların etrafında örgütlenmelidir.
Önce yöneticiyi belirleyip sonra sandık kurmak, burada en önemli soru bu olsa gerek. Eğer başkan zaten belirlenmişse ve sandık yalnızca o kişinin üyeler tarafından oylanması için kuruluyorsa, bunun adı ne olmalıdır? Sandığın kurulması demokratik bir görüntü oluşturabilir. Fakat demokrasi görüntü değildir. Demokrasi alternatiflerin yarışabilmesidir. Dolaysıyla asıl konu sandığın kurulup kurulmadığı değil, sandığın gerçekten ne işe yaradığıdır.
Siyaset hırsların tatmin yeri değildir. Siyaset insanın, kendisini önemli hissetmesini sağlayacak bir alan da değildir. Siyaset, insanın kendisinden daha büyük bir amacı temsil edebilmesidir. Kendisinden daha başarılı bir insanın önünü açabilmesi de siyasettir. Yeni Partinin ilk seçimde ne kadar oy alacağını veya nasıl bir sonuçla karşılaşacağını bugünden kesin bir biçimde söylemek mümkün değildir.