Nazmi METİN · 14.09.2026
Demokratik toplumlarda basın, halkın gözü, kulağı ve sesi olarak kabul edilir. Gazetecilerin görevi; kamu adına soru sormak, olayları araştırmak ve vatandaşları doğru bilgilendirmektir. Ancak zaman zaman siyaset ile basın arasında ki ilişkiler gerilebiliyor. Özellikle eleştirel haberler ve köşe yazıları sonrasında gazetecilere yönelik dolaylı tehditler, sert açıklamalar ve çeşitli baskı girişimleri tartışma konusu olmaktadır.
Ülkemizde sıkça kullanılan “aba altından sopa göstermek” deyimi açıkça söylenmeyen ancak karşı tarafa bir göz dağı verme amacı taşıyan tavırları ifade eder. Siyasetçilerin gazetecilere yönelik imalı sözleri, dışlayıcı tutumları veya baskı oluşturabilecek açıklamaları, kamuoyunda basın özgürlüğü açısından kaygılara neden olabilir.
Gazetecilik mesleği, doğası gereği eleştiri ve sorgulamayı içerir. Bir gazetecinin yaptığı haber veya yazdığı köşe yazısı, herkes tarafından beğenilmek zorunda değildir. Ancak demokratik sistemlerde eleştiriye verilecek en doğru cevap, baskı oluşturmak değil; şeffaflık, açıklama ve diyalogdur. Peki gazetecilere karşı bu diyaloğu kuracak kaç kişi vardır.
Özgür basın, yalnızca gazetecilerin değil, toplumun tamamının güvencesidir. Gazeteciler kendilerini baskı altında hissettiklerinde, bundan yalnızca basın mensupları değil, bilgi alma hakkına sahip vatandaşlarda etkilenir. Bu nedenle siyaset kurumunun, eleştiriler karşısında daha yapıcı ve hoşgörülü bir yaklaşım sergilemesi büyük önem taşır.
Elbette gazetecilerin de etik kurallara uygun hareket etme, doğrulanmamış bilgileri paylaşmama ve kamu yararını gözetme sorumluluğu vardır. Basın özgürlüğü ile sorumluluk birbirini tamamlayan iki temel ilkedir. Bir ülkede güçlü demokrasiler, eleştirilere tahammül edebilen siyasetçilerle ve özgürce görevini yapabilen gazetecilerle ayakta kalır. Fikir ayrılıklarının bulunduğu ortamlarda tehdit dili yerine diyalog ve karşılıklı saygının hakim olması, hem siyaset kurumuna hem de topluma güç kazandıracaktır.
Gazeteciler, iktidarı da muhalefeti de sorgulayabilmelidir. Çünkü basının asli görevi bir tarafı savunmak değil, gerçeğin peşinden gitmektir. Kalemler korkuyla sustuğun da, mikrofonlar çekinerek uzatıldığında kaybeden yalnızca gazeteciler değil, toplumun tamamı olur. Eleştirilerin suç, soruların tehdit olarak görüldüğü bir ortamda demokrasinin sağlıklı işlemesi de güçleşir.
Siyasetin dili sertleştikçe kutuplaşma derinleşir, karşılıklı güven azalır. Oysa yönetenlerde eleştirenlerde aynı toplumun parçasıdır. Basın mensuplarına yönelik imalı mesajlar ve “aba altından sopa gösteren” tavırlar yerine, açık iletişim ve hesap verebilirlilik anlayışının güçlenmesi, demokratik kültürün gelişmesine önemli katkı sağlayacaktır.
Gazeteciyi telefonla arayıp “aba altından sopa göstermek “ düşünce ve ifade özgürlüğü adına utanç verici bir tablodur. Üstelik bunu yapan kişi veya kişiler yakın bir dost, eski bir arkadaş ya da aynı ortamı paylaşmış biri olduğunda, yaşanan travma daha da derinleşir; çünkü en ağır baskı, çoğu zaman en yakından gelir. Bu tür durumlar ajandaya not edilir ve günü geldiğinde koltuk bittiğinde bu durumlar tekrar masaya yatırılır.
Gazetecinin görevi şakşakçılık yapmak, bir siyasetçiyi ya da belediye başkanını göklere çıkarmak değildir; geçtiğimiz günlerde bir ilçe belediye başkanı, büyük şehir belediye başkanını alkışlayarak protesto edebiliyorsa, bir gazetecide yazılarıyla belediye başkanını eleştirebilir. Çünkü gazetecinin asıl sorumluluğu, halk adına soru sormak, gördüğünü yazmak ve gerçeğin peşinden korkusuzca yürümektir. Çünkü kalemin değeri, güce yakınlığından değil, bağımsızlığından gelir.