Hayatta her değerli ve üstün iş, emek ister, çile ister… Ne demiş Bediüzzaman Hazretleri: “En büyük saadetler büyük ve acı felâketlerin neticesidir.”
Hz. Mevlana çarık ile ayakkabının kendi aralarında geçen konuşmalarını bizlere hikâye şeklinde ne güzel anlatıyor bir kulak verelim isterseniz?
"Köylü vatandaşın biri ayağında çarıkla Konya çarşısında gezerken, ayakkabı vitrininin önünde durur. Çarık vitrindeki ayakkabıya:
_'Sen de ayakkabı, ben de. Revamıdır ben çamurda, hayvan pisliklerinin içinde. Sen camekânlarda olasın' der. Vitrindeki ayakkabı:
_'Doğru ikimizin de cinsi aynı. Ancak beni kesip biçtiler, sonra törpülediler, sonra çekiçle dövdüler, sonra diktiler, sonra boyadılar, sonra cilaladılar. Ya seni nasıl yaptılar? Islak gön idin aldılar ağzını büzüp diktiler o kadar. Aramızda kalite farkı var. Bunun için sen orada, ben buradayım' diye karşılık verir."
İnsanlar içinde aynı şey geçerli değil midir?
Hiçbir zahmete katlanmayan, herhangi bir konuda taşın altına elini sokmayan belki de günübirlik yaşamayı kazanç zanneden tabiri yerinde ise vurdumduymaz insan ile nefsini terbiye etmiş, 'ben' duygusundan sıyrılmış 'biz' duygusu ile donanmış, milletinin derdini kendi derdi bilerek "benim olmadığım yerde kimse yoktur" şuuruyla her taşın altına elini sokan ilkeli, ülkü sahibi insan bir tutulabilir mi? Elbette bir tutulamaz.
"Bilenle bilmeyen bir olur mu?" diye sormuyor mu Yüce Rabbimiz?
Günümüz insanı her şeyi bilirim havasında olmasına rağmen iş başa düştüğünde her nedense bu iş beni ilgilendirmez havasına bürünüyor; o işi yapmak isteyen kişileri de en acımasız şekilde eleştirebiliyorlar. Aslında bilmiyorlar ki; eleştirmek, hem de kırıcı eleştirmek en kolay olanıdır. Esas olan yapmak ya da yapıcı eleştirebilmektir.