Bulgaristan siyasetinin o bitmek bilmeyen, halkı yoran ve sandığa olan güveni aşındıran "patinaj devri" nihayet kapandı. Son seçimler sadece bir hükümet değişikliği değil; Bulgaristan’ın son 30 yılına damga vuran statükonun, halkın iradesi ve Rumen Radev’in zaferiyle resmen tasfiye edildiği bir milat olarak tarihe geçti. 

Radev’in sandıktan sadece bir lider olarak değil, bir sistem restoratörü olarak çıkması; Sofya’dan Kırcaali’ye, Varna’dan Filibe’ye kadar uzanan yeni bir toplumsal sözleşmenin işaret fişeğidir.

Rumen Radev, cumhurbaşkanlığı makamının sembolik sınırlarını zorlayarak aktif siyasete indiğinde, pek çok çevre bunu büyük bir risk olarak nitelendirilmişti. Ancak halkın nabzı bambaşka atıyordu. Toplum; yıllardır yargıyı bir kalkan olarak kullanan, devletin kaynaklarını belli başlı oligarkların sofrasına meze eden yapılardan bıkmıştı. Radev’in zaferi, işte bu bıkkınlığın rasyonel bir programa dönüşmüş halidir.

Radev, Bulgaristan halkına komşu coğrafyalardaki o bildik "tek adam" modellerini değil; kurumların tıkır tıkır işlediği, Avrupa standartlarında bir devlet vaat etti. 2026 hedefi olan Avro Bölgesi’ne giriş, bu vizyonun sadece ekonomik ayağını oluşturuyor. Asıl hedef; Bulgaristan’ın "yolsuzlukla anılan ülke" imajını yırtıp atması ve Brüksel koridorlarında artık eşit, onurlu ve temiz bir ortak olarak oturmasıdır.

Sürecin en hassas ve derinlemesine incelenmesi gereken katmanı ise hiç kuşkusuz Bulgaristan Türkleridir. Hak ve Özgürlükler Hareketi (HÖH/DPS) içerisinde yaşanan o meşhur yarılma —Peevski ve Doğan/Çakırov kanatları arasındaki kopuş— başlangıçta Türk toplumunda derin bir siyasi depresyona yol açmıştı. Yıllarca tek bir çatı altında, bazen sadece "var olma" içgüdüsüyle bazen de korkularla konsolide edilen Türk oyları, bu kez bir "zihin devrimi"yaşadı.

Türk seçmeni bu seçimde şu can yakıcı soruyla yüzleşti: "Siyasi temsilim mi önemli, yoksa bu temsilin niteliği mi?" Seçmenin bir kısmı, ismi şaibelerle ve yolsuzluk ağlarıyla anılan figürlerden yüz çevirerek aslında bir "ahlak oylaması" yaptı. Evet, oyların parçalanması bir risk olarak görülebilir; ancak bu sarsıntı, "temiz siyaset" talebinin tabanda karşılık bulması için gerekli olan o zorlu doğum sancısıdır. Türk toplumu artık sadece bir "denge unsuru" olan vagon değil, demokratik restorasyonun lokomotifi olmak istediğini göstermiştir. Radev’in kapsayıcı dili ve hukuk vurgusu, bu "depresyondaki" seçmen için rasyonel bir çıkış kapısı haline gelmiştir.

Sandıktan çıkan bu güçlü iradeyi bekleyen en büyük sınav, ekonominin şeffaflaştırılmasıdır. Bulgaristan’ın parlak zekaları, doktorları ve mühendisleri yıllardır "adamı olanın kazandığı" bir düzenden kaçıp Batı Avrupa’ya göç ediyor. Radev’in programı, bu beyin göçünü durdurmak için adaleti bir "ekonomik enstrüman" olarak kullanmak zorunda. 

Yolsuzlukla mücadele edilmeden, kamu ihaleleri şeffaflaşmadan ve yargı bağımsızlığı tam manasıyla tesis edilmeden atılacak her adım, sadece makyajdan ibaret kalacaktır. Halkın Radev’e verdiği kredi, bu yapısal çürümüşlüğün kökten temizlenmesi içindir.

Bulgaristan için artık geri dönüşü olmayan bir yol başlamıştır. Bulgar’ı, Türk’ü, Pomak’ı ve Roman’ıyla bu mozaiği oluşturan tüm halklar, "ortak kader" paydasında ilk kez bu kadar net bir şekilde buluştu. 

Türk toplumunun bu süreçte kendi içindeki "toksik" yapıları ayıklayarak ülkenin demokratikleşme motoru haline gelmesi hayati önem taşıyor. Geçmişin hatalarından ders çıkaran, otokratik modellere sırtını dönen ve yüzünü modern dünyaya çeviren bir Bulgaristan, sadece kendi halkı için değil, tüm bölge için bir esin kaynağı olacaktır.

Unutulmamalıdır ki adaletin batağından çıkmak meşakkatlidir; ancak bu toprakların "ortak vicdanı", aydınlık ve şeffaf bir geleceği inşa edecek kadar güçlüdür. Bulgaristan kendi kaderini yeniden yazıyor; bu kez kalem halkın elinde ve mürekkebi adalettir.

Bulgaristan’da bir devir kapanırken yeni dönemin şifresi bellidir: Hesap verebilir bir devlet, onurlu bir vatandaş!

Dr.Günal Yılmaz 
Saray Balkan Göçmenleri ve Mübadilleri Derneği Başkanı