Saray’da yaşanan son cinayet, sadece bir adli vaka değil; aslında toplum olarak yüzleşmemiz gereken acı bir gerçeğin yansımasıdır.

İki yıl önce yaşandığı söylenen bir “kız kaçırma” meselesi…
İddiaya göre genç kız kendi rızasıyla gitmiş. Yani ortada zorla alıkoyma değil, iki insanın kendi tercihleriyle verdiği bir karar var.

Ama sonuç?
İki can toprağa verildi.
Altı kişi cezaevinde.
İki aile paramparça…

Peki soralım:
Bir insanın kendi hayatına dair verdiği karar, nasıl olur da kanla sonuçlanır?

İşte tam burada devreye cehalet giriyor.

Cehalet sadece okumamak değildir.
Cehalet; düşünememektir, sorgulayamamaktır, öfkeyi aklın önüne koymaktır.
Cehalet; “namus” adı altında, aslında kontrol edilemeyen egoyu kutsamaktır.

Sarhoş insan hata yapar, sonra ayılır.
Ama cehalet öyle değildir…
Cehalet, insanın gözünü kör eder, vicdanını susturur, aklını esir alır.

Saray’da yaşanan bu acı olayda kim kazandı?
Hiç kimse…

Kaybedenler listesi ise uzun:
Toprağa giren gençler,
Ömürlerini parmaklıklar ardında geçirecek insanlar,
Evlat acısıyla yaşayan anne babalar,
Ve bu olaya tanıklık eden bir toplum…

Cehaletin en ağır bedeli işte budur:
Bir anlık öfke, bir ömürlük pişmanlık.

Unutulmamalıdır ki;
Hiçbir “gelenek”, hiçbir “namus” anlayışı, bir insan hayatından daha değerli değildir.

Artık şunu açıkça konuşmalıyız:
Bu tür olaylar kader değil, tercihtir.
Ve bu tercihlerin temelinde de eğitimsizlikten beslenen cehalet vardır.

Eğer biz hâlâ “kız kaçırdı diye öldürdüler” cümlesini normalleştiriyorsak,
sorun sadece o olayı yaşayanlarda değil, toplum olarak hepimizdedir.

Çünkü cehalet bulaşıcıdır.
Ve susarak, görmezden gelerek büyür.

Artık susmamak gerekiyor.
Artık “bu böyle gelmiş böyle gider” dememek gerekiyor.

Yoksa daha çok can yanar…
Daha çok aile yok olur…

Ve biz yine aynı cümleyi kurarız:
“Keşke olmasaydı…”

Ama o “keşke”ler, kaybedilen hayatları geri getirmez.